
birgun.net · Feb 18, 2026 · Collected from GDELT
Published: 20260218T044500Z
Dünya ölçeğinde jeopolitik gerilimler artarken devletlerin ve coğrafyanın önemi artar. ABD bu yeni dönemde, küresel ölçekte bir hegemonya mücadelesine girişmişken, doğrudan muhatap olacağı, stratejik işbirliği yapacağı devlet yapılarıyla çalışmak istiyor. Bu yeni düzende devlet altı örgütlerin işlevi çok sınırlı.Bunlar PYD/SDG gibi ABD’ye yakın veya Hamas, Hizbullah gibi ABD düşmanı olabilirler. IŞİD gibi farklı istihbarat kuruluşlarına hizmet eden örgütler de bu kategori içinde.ABD için PYD/SDG bir müttefik olsa da, bu yeni düzende önemi çok azaldı. ABD-İngiltere-Suudi Arabistan-Türkiye etkisindeki Şara, Şam’ın kontrolünü ele geçirdiğinde aslında SDG’nin anlamı, işlevi ve faydası çok azalmıştı.Aslında ABD, bunun sinyallerini vermeye başlamıştı. Ama Trump ve Tom Barrack’ın gereğinden fazla konuşmaları ve birbiriyle çelişen açıklamaları, kafa karıştırdı ve siyasetin gürültüsü arasında ana mesajları kayboldu.ABD İÇİN SDG NEDEN İŞLEVSİZ KALDIABD’nin Kürt politikası ve Suriye’deki SDG ile kurduğu ilişki daha uzun bir analizi gerektirir. Ama burada, gelinen noktada SDG’nin ABD stratejisi açısından neden işlevsiz kaldığından kısaca bahsetmek gerekirse;1-SDG’nin en büyük sorunu, ABD desteği olmadan varlığını sürdüremeyecek bir oluşum olmasıydı. Mesele ABD’nin askeri varlığını meşrulaştırmak ise ABD’nin, başta İncirlik, Irak, Ürdün gibi çevre ülkelerde yerleşik, yıllardır çalışan üsleri vardı. Hatta, Suriye’deki en önemli askeri varlığı SDG bölgesinde değil, ülkenin güneyindeki el Tanf üssüydü. Ama Şam’ın düşmesinden sonra onun bile stratejik değeri çok azalmıştı ve ABD oradan çekildi.Ortada İran ve Rusya’ya yakın bir Esad kalmayınca, artık onun dengelenmesini gerektirecek bir durum yoktu.2- ABD, bu yeni dönemde ve düzende bölgesel sorumluluklarını müttefiklerine yüklemek istiyor. SDG ise ABD’nin bütün askeri yardımına rağmen, sanılanın aksine çok kırılgandı. Suriye’deki Kürt nüfus azdı, SDG Arap aşiretlerinin desteğine muhtaç, karadan ve havadan ABD güvenlik şemsiyesine bağlı bir yönetimdi. Yani, Ortadoğu’ya bir güç projeksiyonu yapabilecek devlet kapasitesine sahip bir aktör değildi.3- SDG, ABD’nin üç müttefiki için sorun oluşturuyordu: Türkiye, Şara ve kısmen Barzani. ABD ise artık müttefikleri arasındaki sorunların bitmesini istiyordu. Kısacası, ABD’nin, varlığını sürdürebilmesi için enerji harcayacağı örgütlere değil, iş yapabileceği, kendisine yük olmayıp, üzerindeki yükü alacak, bölgede sorumluluk üstlenecek müttefiklere ihtiyacı vardı.Bölgeye yönelik paradigması değiştiğinde, başına ödül koyduğu Şara’yı Beyaz Saray’a kabul ederken, 10 yıl boyunca desteklediği SDG’nin, terör örgütü olarak tanımladığı HTŞ tarafından ezilmesine ses çıkarmadı.MÜTTEFİKLER ARASI UYUM VE BÖLGESEL SAHİPLENMEBu noktada HTŞ devletleştirilerek örgüt konumundan çıkarılırken, SDG devletleşmesi mümkün olmadığı için tasfiyeye zorlandı. Sonuçta, Şara ve yönetimi ekonomik, siyasal, diplomatik olarak Batı’ya bağımlı, dışarıdan monte edilmiş bir iktidar olarak kontrol altında olacak.Normal koşullarda dışişleri bakanlıklarının söyleminde “bölgesel sahiplenme” merkezi bir yer tutar ve anlamlı bir yaklaşımdır. Son dönemlerde ABD yönetiminin bu kavramı sık kullandığı görülüyor. Ne var ki, ABD’nin dillendirdiği bölgesel sahiplenme, bölge ülkelerinin kendi iradeleriyle karar vererek yeni bir siyasete geçmeleri şeklinde değil, ABD’nin onlara yeni bir görev tevdi etmesinin bir sonucu olarak gerçekleşiyor. ABD, nasıl Avrupa’dan kendi güvenliğini sağlamasını ve NATO’ya yaptığı katkıyı artırmasını talep ettiyse, Ortadoğu bölgesindeki ABD müttefiklerine de benzeri bir rol biçiyor.Karşılığında ise ABD, rejim değiştirme gibi işlere girişmeyecek, iç yapılara müdahale etmeyecek ve yatırım konularında bölge ülkeleri ABD’ye kolaylık sağlayacak. Dolayısıyla, geçmişten gelen bölge halklarını birbirine oynama, kontrollü kaos ve istikrarsızlık yaratma, vekil siyaseti yürütme gibi politikaları ABD şimdilik terk etme niyetinde olduğunu gösteriyor. Bölge ülkelerinden beklenen ABD’ye sorun taşımamaları, İsrail ile uyumlu hareket etmeleri ve diğer büyük güçleri buraya sokmamaları.Geçmişte Nixon Doktrini olarak bilinen ve bölgenin güvenliğini “Çifte Sütun” adı verilen bir politikayla Suudi Arabistan ve İran’a havale eden stratejinin daha geniş bir versiyonu, sorumluluğun bütün müttefikler tarafından paylaşıldığı bir strateji uygulamaya konmuş görünüyor.Eğer işlerse, ABD böylece başta Hint-Pasifik bölgesi olmak üzere dikkat ve enerjisini başka bölgelere yöneltebilecektir.BRICS, ORTADOĞU VE ÇOK KUTUPLULUKBurada küresel siyasete dair iki temel çelişki göze çarpıyor:1- “ABD çöküşte, dünya çok kutupluluğa doğru gidiyor, Küresel Güney yükselişte” şeklindeki değerlendirmelerin yaygınlığı ama ABD’nin Ortadoğu’da tek belirleyici olmayı sürdürmesi.2- Ortadoğu’ya dair ikinci dikkat çekici ve çelişkili gelişme, ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik angajmanını azaltmaya çalışırken, bu bölgede Çin ve Rusya’nın etki ve angajmanın artmaması hatta daha da azalması.Son on yıldaki gelişmeler Çin ve Rusya’nın tek başlarına ya da birlikte bölgedeki gelişmelere yön verme, belirleme hatta etkileme gücüne sahip olmadıklarını ortaya koydu. Ne Gazze’de, ne Suriye’de ne Yemen’de, ne de Libya’daki çatışma ve krizlerde Rusya ve Çin sahip oldukları güçle orantılı bir etki yaratabildiler.Küresel sistemde ABD hegemonyasına ortak bir itirazı dile getiren ve aynı dili kullanan Rusya ve Çin, Ortadoğu gibi bir bölgeye yaklaşırken ortak bir strateji geliştirmiyorlar. Bu iki güçten, bölgedeki sorunlara yönelik bir çözüm önerisi, bunun ötesinde kapsamlı, alternatif bir bölgesel düzen önerisi görmedik. (Çin’in en dikkat çeken girişimi 2023’te Suudi Arabistan-İran uzlaşısını sağlamak olmuştu.)Oysa ABD, hem bölge dışı müttefikleri (İngiltere, yerine göre Fransa, AB) hem de bölgedeki müttefikleriyle, askeri üsleriyle, yönetici ailelerle, finansal bağlarla, askeri yapılarla, enerji şirketleriyle kurduğu derin ilişlerde bölgede manipülasyon kapasitesini koruyor.Kısaca, küresel sistemdeki çok kutupluluğun Ortadoğu’ya yansımadığını, buradaki gidişatın ters yönde olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, eğer bir Amerika sonrası dünya varsa (Post-American world) o henüz Ortadoğu’ya uğramadı.İran’da da rejim değişikliği gerçekleşirse, bölgede Batı karşıtı tek bir ülke bile kalmayacak. Tersinden okursak Rusya ve Çin’in stratejik olarak nüfuz edebileceği bölgesel bir aktör bulunmayacak.Bu iki gücün bölge politikasında en ciddi sorunu, bölgesel müttefiklerinin olmaması ya da giderek müttefik kaybetmeleri.İngiltere ve ABD, uzun yıllara yayılan bölge rejimlerine nüfuz etme, lider devşirme ve çoklu bağlarla onları kendilerine yakın tutma imkanını sonuna kadar kullandılar. Rusya ve Çin, ne ABD ve İngiltere’nin bölgedeki rejimlerle kurduğu bağları kırabildi; ne de kendileri bu türden, daha derine nüfuz eden elit, mali, askeri bağlar kurabildiler. Aynı şekilde diğer BRICS ülkeleri de Ortadoğu’daki gelişmeler karşısında etkisiz kaldılar. Brezilya ve Güney Afrika, Gazze konusunda aktiftiler ve ahlaki bir zeminde hareket ettiler ama BRICS’in bir diğer üyesi Hindistan, Gazze ve diğer krizlerde doğrudan ve açıktan İsrail’in yanında yer aldı.Şu anki tablonun bize gösterdiği şu: ABD için Ortadoğu siyaseti, büyük stratejiden, kendi müttefikleri arasındaki ilişkileri yönetmeye, bölgenin “hakim”i rolünden, müttefikleri arasındaki sorunlarda “hakem” rolü oynamaya doğru kaymaya başlamış durumda. Bunun içinde tabii ki sorunlu ilişkileri yönetmek de var. Türkiye-İsrail, bir dönem Katar-BAE, şu anda BAE-Suudi Arabistan, Türkiye-BAE rekabeti, anlaşmazlıkları, Şara-Abdi gibi. Türkiye’nin Somali’de Mısır’la aynı tarafta, Libya’da karşı tarafta olması gibi… Ya da Afrika boynuzundaki kutuplaşma gibi, her iki tarafın da Batı/ABD müttefiki olması gibi…Batı, İngiltere ile Fransa arasında 1916’da imzalanan Sykes-Picot anlaşmasından bu yana Fas’tan Yemen’e kadar uzanan geniş Ortadoğu bölgesinde hiç bu kadar belirleyici olmamıştı. 2026’ya gelindiğinde Gazze’deki korkunç katliamın üzerine Trump’ın damadı tatil köyü projelendirirken, Trump, Irak’a kimi başbakan yapamayacağı talimatını verebiliyor.Oysa, bu coğrafyada tarihsel derinlik var, kadim uygarlıkların beşiği olmaktan gelen köklü bir geçmiş var, bir dönem Akdeniz coğrafyasına hükmetmiş imparatorluklar var, yeterince nüfus var, doğal kaynaklar, stratejik konum var, kimi ülkelerde kayda değer zenginlik ve kaynaklar var.Ama bölge halkları bu objektif ve subjektif güç unsurlarını uluslararası sistemde bir özne olmak için kullanamadılar.Gizli imzalanan Sykes-Picot’dan yüz yıl sonra bu kez ABD, müttefiklerinin desteğini de alarak, Kushner, Barrack ve Witkoff üçlüsüyle gizlemeye bile ihtiyaç duymadan milyonlarca insanın nasıl yaşayacaklarına, kaderlerine karar veriyorlar, hükmediyorlar.